« Önceki |

24/6/2008

ATEŞ VE SUYUN HiKAYESi

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,yüreğindeki duruluğa
Demiş ki suya: Gel sevdalım ol,Hayatıma anlam veren mucizem ol...


Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş; Yüreğim sana armağan...
Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun, biraz kırgın, biraz hırçın.

Ve o an anlamış; aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki: Ateş sudan,su ateşden kaçar olmuş..

Ateşin yüreğini sadece su,
Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş...

15/6/2008

Haftanin Hadisi ...

 

Hazreti Abdullah İbn Ömer (radıyallâhu anhüma)’dan rivayet edildiğine göre,
Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz bir sefere çıkarken biniti üzerine oturunca önce üç defa tekbir getirir, sonra şu ayeti okur ve akabinde şöyle dua ederdi:

“Bunları bizim hizmetimize veren Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve takdis ederiz; O yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. Allah lutfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf, 43/13-14)

Allahım, bu yolculuğumuzda Senden her türlü iyilik, hayır, takva ve hoşnut olacağın ameller istiyoruz. Allahım, bu seyahatimizde bize kolaylıklar ihsan eyle, mesafeleri bize yaklaştır. Allahım yolculuk boyunca yegâne koruyucumuz ve geride kalan aile fertlerini görüp gözeten vekilimiz Sensin. Allahım, sefer meşakkatinden, çirkin manzaralarla ve üzücü hadiselerle karşılaşmaktan, mal, aile ve çoluk-çocuğun kötü bir akıbete uğramasından Sana sığınırım.

[Müslim, Hac 425. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihad 72; Tirmizî, Daavât 45–46.]

9/6/2008

Biz düşünceleri dilsiz insanlarız ...

Biz düşünceleri dilsiz insanlarız
Yüzümüze bakanlar bizi mutlu sanır
Ama yüreklerimiz çığlık çığlığa derman arar
Biz içimizdeki acılarla sessizce boğuşanlarız

Kalplerimiz kanayarak konuşur,sessizce ağıt yakar
Bizim dertlerimizi dağlar kaldıramaz
Rüzgarlar ortak olur sessiz acılarımıza
Biz yüreğimizi rüzgarlara açanlarız
Biz duygularımızı onlarla paylaşanlarız

Biz yüreğimizdeki gülleri kanımızla besleriz
Sevgiliye hediyelerimizi dikenlerle süsleriz
Biz ömür boyu karanlıkta koşanlarız
Biz rüzgarla sessizce konuşanlarız
Ölümüne bile olsa o sevgiliye kavuşamayanlarız

Kimsiniz siz demeyin
Bizi her yerde bulabilirsiniz
Ne zamanki içiniz yanarda ağlayamazsanız
Çığlık atarak ağıt yakamazsanız
İşte sizde o zaman bizdensiniz
Sizde duyguları dilsiz bir insansınız
Aramıza hoş geldiniz……

Bedir Ünver

6/6/2008

Yagmurla gelen ...

Öteden beri, ‘rahmet’ denince yağmur; ‘yağmur’ denince de rahmet akla gelir. O, bazen bir okyanusun ortasına iner sağanak sağanak, bazen bir dağ başına iner sessiz ve ağlayarak, bazen de çölllere düşer çoraklaşmış toprakları ürperterek.

Sinesindeki rahmeti hangi çöl ortasından aldığını ve bu mukaddes yük uğruna hangi semada kaldığını kim bilir? Kim bilir kaç derece ateşte pişti sinesi de, doldurdu azığını alelacele? Öyle ya bekleyenleri var. Meleklerin refakatinde inmesini gözleyenleri var. Düşünmesini bilenlere bu yollar, hikmet nakışlı bir kanaviçe...

Yağmurun insandaki izdüşümü gözyaşından başka nedir? Ağlayarak rahmet kapısı çalınır, ağlayarak elin yetişmediği istenir. Ağlayarak acziyet aşılır. Ağlayarak Yusuflar çağrılır. Ağlayarak kanlı gömlek koklanır. Ağlayarak af kapısı aralanır.

Yağmurun zâhirî sebeplerinden biri güneş olduğu gibi, ağlamanın da güneşi yanık kalbdir. Kalbi yanmayanların, yağmuru yağmayacak demektir. Ağlamayanlar ise, anlaşılamayacaktır. Kalb yanarsa, gözler kayıtsız kalmayacak ve kahkaha mekân bulamayacaktır. Dertliler, gittikleri yerlere sinelerindekileri taşıyacak ve oralarda gözyaşlarıyla yeni doğuşlara vesile olacaklardır. Kalb yangınının adı bazen azim, gayret, himmet; bazen de ızdırap, çile ve derttir. Hâl, kalbin durumuna doğrudan bir işarettir, onu olduğu gibi ele verir.

* * *
Ülkemizde, rahmet ayı olarak bilinen nisan, yağmurlarından dolayı mı, Âlemlere Rahmet Olan’a (sas) beşik olduğu için mi bu isimle özdeşleşmiştir, bilinmez.

Rahmet ayının geçen sene Avrupa’nın uç noktasındaki seyahati biraz dokunaklıdır. Yağmur için, zaman ve mekân farklı olsa da, netice hep aynıdır. Zaman, rahmet ayı. Mekân, İngiltere’nin başkenti Londra. Bağrı yanık nice Hak dostu düşmüş yollara. Ellerindeki kalemlik misâli ilginç kutunun üzerinde, Cennet kapısı üstünde ismi yazılı Zât’ın (sas) mührü. Silindir şeklindeki kutunun üzeri gül yapraklarıyla dolu ve kutu, eline her alanı garip bir şekilde kendi iklimine çekmekte. İçinde mütevazı bir davetiye. Zaman olarak nisanı, mekân olarak da Dostlar Evi’ni (FriendsHouse) işaret etmekte. Kendi inancından farklı başka bir semavî kitabın adını yüceltmeye uğraşanlara yârenlik eden bu mekân, o zamana dek böylelerine mihmandarlık yapmış mıdır bilinmez; ama bu davet, şüphesiz onun için de oldukça heyecan verici.

Londra sokaklarını arşınlayan Peygamber âşıkları. Hani dedik ya kalbin yanması diye. İşte bu dağılış bir yangının verâsı. Bu telâş yanmışlığın nişanı. Bu kararlı adımlar adanmışlığın adı. Bu münacat yüklü tavırlar bir karıncanın safını belirleme ânı. İbrahim’i (as) bağrına almış ateş karşısındaki kuşun kesin kararı. Evet, bu azim, bu gayret ve bu himmetin elbet olacaktır bir karşılığı. Bu inançla çalınır kapılar. Bu gâye ile aşındırılır yollar. Bu kararlılıkla çarpar kalbler ve o hafta tam beş bin hânede yer bulur Muahmmedî (sas) lafız Londra’da. Yer edinir kendisine o lâhutî kokusuyla evlerin en müstesna yerlerinde. Kiminin ilgisini çeker bu davet. Kiminin kitaplığında yerini alır. Kimi içindeki davetiyeye nazar eder belki de, ama gerçek şu ki; o gayretlerin neticesi, binden fazla insanın o gün bir tek gâye için dolduruşudur Londra’nın o görkemli salonunu. Evet, o gün binin üzerinde yanık sine, binin üzerinde yaşlı dîde Nebi’nin (sas) hatırına dolduracaktır Dostlar Evi’ni. Aynen işaret buyurduğu gibi tâ asırlar ötesinden: “Kale kapıları açılacak arkasına kadar benim adımı duyunca, süngüler kalkacak, kaleler yol olacak…” Hakikaten de Londra en görkemli yerlerinden birinde misafir etmektedir Kâinatın Efendisi’ni (sas). Bu olsa olsa, bu hadîsin günümüze bakan tezahürlerinden biridir.

* * *
Londra sokaklarında olanlardan habersiz şekilde dertli sineler, yol almaya devam ederler. Bunlardan ikisi karar almışlardır kendi aralarında: atlamayacaklardır hiçbir kapıyı ve her eve sokacaklardır ellerindeki mukaddes davetiyeyi. Bu niyetle çalarlar her bir kapıyı ve yaparlar çağrılarını. Mütebbessim bir çehre ile yaparlar gerekli olanı. Dedikleri gibi, atlamazlar hiçbir hâneyi. Aynen karar aldıkları gibi. Kimisinden o anda alırlar tepkilerini, kimisinden ise sonradan gelecektir davetin neticesi. Kimi için bu davet bir mekân beraberliği mânâsını taşırken, kimi gönül için de Âhiret beraberliğine vesile olan bir tanışmanın başlangıcı olacaktır. Küçücük davetiye belki de bazı sinelerin yamaçlarında bir kartopu gibi yuvarlanmaya başlamıştır bile; çığa ne zaman inkılâb edeceğini kestirmek o esnada imkânsızdır. Neyse, onlar tohumlarını atarlar toprağa; bakalım kaçı boy verip de selâma duracak, kaçı sinesinde nice başağı barındıracaktır.

* * *
Vakit davetiyenin üzerindeki zamanı işaret etmiş, salon bir bayram havasıyla dolmuş, donatılmış. Davetin sahipleri kapılarda yerlerini almış ve beklemeye koyulmuşlardır misafirlerini. Acaba kaç sine “Evet!” diyecekti bu samimi dâvete? Kaç çorak kalbe daha düşecekti rahmet damlaları? Kaç sinede zulmet, yerini nura terk edecek; kaç göz, bulutlar misâli yağmura duracaktı? Heyecanlı bir bekleyiş. Telâşlı bir hazırlık. Titiz bir hazırlanış. Haklı bir arayış. Yanık bir yakarış. İlginç ve tatlı bir tuhaflık. Saatin her bir tıkı ayrı bir ritm. Zaman mefhumu mânâ kayması yaşamakta âdeta. Vakit yaklaştıkça dakikalar bile hızlanmakta.

* * *
Program başlar ve akışı aynen hesaplandığı gibi uygulanır. Salon farklı bir atmosfer yaşar, bu bellidir. Nefes alıp verme şekli bile değişenler fark edilir. Dâvetliler arasında ağlayanlar vardır; hıçkırıkları onları ele verir. Ağlamaları, yanık sinelerinden işaretlerdir. Dolmuş bulutlara doğum emridir. Londra’nın en ücra sokaklarından devşirilen buharın, nasibi olan istidatlı ve susamış kalblerde ma’kes bulmasıdır.

Bir şeyler olmaktadır, herkes bunun farkındadır. Ama hiç kimsenin olanlardan haberi yoktur. O ânı sadece yaşayanlar bilebilir. Ancak onlara hâl, zahirî hâliyle değil, Hak katındaki tecellisiyle izlettirilecek, Âlem-i misâl birkaç sîneye ayân olacaktır. Bu tatlı hisler bir mesajla kendini açığa vurur; programın izleyicileri arasında Âlemlere Rahmet Olan Efendimiz (sas) de mevcuttur. Telefondan telefona geçen bu mesaj, nazarları sahneden alır ve salonun her köşesinde sahibini dolaştırır. Evet, yanlış yazmamaktadır, Efendiler Efendisi de (sas) oradadır. Şaşıracak ne var bunda? Adabına uygun çağrılır da O (sas) icabet etmez mi, davete hayır der mi, beni ananlarla beraber olurum, selâm verenin selâmını duyar ve de alırım derken, O’nun (sas) adına arşınlanan yollar, buna şahitlik eden bulutlar, başların üzerinde dönen kuşlar bunu O’na (sas) ulaştırmaz mı? Bunların her birisi tarihteki binlerce şahidi ile sâbitti; ama bu geliş başka güzelliklere de gebe gibiydi. . .

* * *
Program biter, herkes tatlı bir hissedişle salondan ayrılırken orta yaşlı bir adam programı organize edenlerin yanına gelir. Kendisi bir psikoterapisttir. Vazifesi insanları hayata bağlamak olan bu adamın adı John’dur. Vazifesinin aksi bir hayat yaşar John. Yani hayata pamuk ipliği ile bağlıdır. İçindeki inançsızlık boşluğu onu alır her gün bir vadide dolaştırır, âdeta hayattan tatmin olmayan, içindeki boşluk her geçen gün büyüyen ve bu sebeple her gün kendisini öldürmeyi bile düşünen biridir artık. Ve bir akşam eline kalemini alır ve masasına oturur. Vakit nisandır, uyanışa ve rahmete gebe ayın adı. Oysa John için bu ayın mânâsı o an için belli ki çok daha farklı.

Bir mektup yazmaya karar vermiştir. Bu mektup belki de John’un son satırları, şuurlu anlarının son hatırası olacaktı. John’un kaleminden şu satırlar düşer önündeki yaprağa: “Ey Allah, var mısın, yok musun emin değilim; eğer varsan lütfen bana cevap ver. Çünkü ben kendimi öldürmeye karar verdim!” Evet, bu satırları bitirmiş, niyetini kalemle de ortaya koymuştur. Şakası yoktur bu dertli sinenin. Kalbi, kaynayan kazan gibidir. Kalemi kâğıdın üzerine bırakır ve eline daha önceden hazırladığı suyunu alır. Avucunda sıktığı hapları ağzına götürüp kararlılığını ortaya koyacaktır ki, kapı çalınır. Kapıdaki kim bilir hangi çöllerden veya göllerden dolmuş yüklü sineler, içlerini boşaltıp yüklerini ihtiyaç sahibi sahillere ve vadilere bırakacaklardır; bu her hâllerinden bellidir. Bu maksatla bu kapıyı da çalmışlardır. John kapıyı açtığında bu kararlı ve de ciddi çehrelerle göz göze gelir.

Uzattıkları kutunun içinde, az evvel seslendiği Zât’ın (cc) ismi vardır. Bunu seslenişine bir cevap olarak algılayan John sabırla bu günü beklemiştir. Ve karşılaştığı manzara karşısında da gözyaşlarına boğularak, “Evet Sen (cc) varsın!” diyerek Hakk’a yol bulmuştur. Bu şölen o gün sadece John ile de sınırlı kalmamıştır; çünkü John’dan başka iki insan daha Dostlar Evi’nde hidayete ermiştir. Demek ki Fahr-i Kâinat da (sas) bu yüzden oraya geçerken uğramış, sarışın ümmetini, dertli kardeşlerini tebrik etmiş, John’a “Hoş geldin!” demiş, kardeşlerinin de yorgunluklarını gidermiştir. O gün yol arşınlayanların her biri: “İyi ki gitmişim, iyi ki üşenmemişim!” demiştir.

* * *
Rahmet yağmuru, yağmur rahmeti hatırlatır. Bunun insandaki iz düşümü ise, dertli sineler gözü yaşlı yiğitlerdir. Sinesi yanık olanların yağmurları elbette yağacaktır. Ama bilinmez ki hangi vadiye veya okyanusun sinesine.

6/6/2008

Oteler Istiyaki ...